Archive for Mayıs, 2010



Yolsuzluk Nedir?


Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük’te “yolsuzluk” kelimesi “Bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanma”‘ya karşılık olarak almaktadır. Dünya Bankası yolsuzluğu, “Kamu gücünün özel çıkar için kullanılması” şeklinde tanımlamıştır.

4 Ocak 1999 tarihli Avrupa Konseyi Yolsuzlukla Mücadele Özel Hukuk Sözleşmesi’nin 2 nci maddesinde yolsuzluk; “…doğrudan doğruya ya da dolaylı yollardan rüşvet ve yasadışı bir menfaat temin eden kişinin yürüttüğü görevlerin veya gerekli davranışların yasalara uygun bir şekilde yerine getirilmesinde sapmalara yol açan rüşvet veya başka her türlü yasadışı menfaatin talep edilmesi, teklif edilmesi, verilmesi ya da kabul edilmesi” şeklinde tanımlanmıştır.

Birleşmiş Milletler Bölgeler Arası Suç ve Adalet Araştırmaları Enstitüsü (UNICRI)tarafından yolsuzluk; “kamu ve özel kuruluşların karar verme mekanizmalarındaki yozlaşma ve bozulma” şeklinde özel kesimi de kavrayacak şekilde tanımlanmıştır.

Uluslararası Saydamlık Örgütü ise sadece kamu değil özel kesimdeki yolsuzluğu da dikkate alan daha genel tanımlar yapmayı tercih etmiştir. Akademisyenlerce farklı yolsuzluk tanımları yapmaktadır. Pek çok tanımlama çabalarına rağmen, yolsuzluğu tüm unsurları ile kapsayan, evrensel olarak kabul görmüş tek bir tanım bulunmamaktadır. Nitekim yolsuzlukla mücadele alanında en önemli uluslararası belge olan Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi hazırlık aşamalarında da genel bir yolsuzluk tanımına ulaşılamamış; bunun için Sözleşmede yolsuzluk tanımı yerine temel yolsuzluk fiil ve tiplerinin listelenmesi yöntemi seçilmiştir. Türk hukukunda da “yolsuzluk” tanımı veya bu adda bir suç yoktur. 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununda yolsuzluk ayrı bir suç olarak değil, bir suç kategorisi olarak ele alınmıştır. Kanun, aslında bir yolsuzluk türü olan rüşveti ayrıca zikretmiştir.

Yolsuzluğun Küçüğü Büyüğü Olur mu?

Genel etik yaklaşım açısından yolsuzluğun büyüğü küçüğü olmaz. Her ikisi de kişideki ve toplumdaki yozlaşmayı, bozulmuşluğu, kokuşmuşluğu içerir. Ancak ekonomik, hukuki, siyasi ve toplumsal alanda doğurdukları sonuçlar açısından böyle bir ayrım söz konusu olmaktadır.

Büyük yolsuzluktan kasıt, hükümet dahil kamu yönetiminin üst seviyelerine sirayet etmiş devlet yönetimini, hukukun üstünlüğünü ve ekonomik istikrarı önemli derecede erozyona uğratan yolsuzluklardır(i). Bu yolsuzluklar nedeniyle ilgililerin elde ettiği menfaatler bazen inanılmaz boyutlara ulaşabilir. Aşağıda, zimmet, rüşvet ve benzeri yolsuzluk fiillerini işleyen kişilerin sadece yurt dışındaki bankalara transfer ettikleri rakamlar yolsuzluk rakamlarının hangi boyutlara ulaşabileceğini göstermesi açısından önemlidir.

Küçük yolsuzluk (petty corruption) ise, öncelikli veya özel muamele görmek isteyenlerin verdiği küçük miktarlı para veya düşük düzeydeki pozisyonlara arkadaş veya yakınının atanması gibi daha alt düzeyde ve küçük menfaatleri içeren hukuka aykırı veya etik olmayan uygulamaları içermektedir.

Büyük yolsuzluk ile küçük çaplı yolsuzluklar arasındaki temel fark, büyük yolsuzlukların kamu yönetiminin işleyişi ve kamu politikalarının oluşumu üzerinde etkide bulunmasına karşılık; küçük yolsuzlukların, oluşmuş kamu yönetiminin, sosyal yapıların bir sonucu olarak ortaya çıkmasıdır.

Yolsuzluk Yeni Bir Olgu mudur?

Yolsuzluk günümüze has bir olgu değildir. Devlet denen soyut kavramın kurumları ile tecessüm ettiği günden bu yana değişik türde yolsuzlukların da var olduğunu söylemek yanlış olmaz. Weber’e göre devlet, meşru güç kullanma tekelidir. Devletin bu tekeli elinde bulundurması nedeniyle bir takım rantlar ortaya çıkmaktadır ve rantın olduğu her yerde rüşvet ve yolsuzluk vardır(ii).

Osmanlı Devletinin en ihtişamlı dönemi olarak bilinen Kanuni Sultan Süleyman döneminde üç akçelik maaşını alamayan Fuzuli’nin “Selam verdim rüşvet değildür deyu almadılar/Sualime cevaptan gayri nesne vermediler.” şeklindeki yolsuzluğun en yaygın görünen türü olan rüşvete karşı serzenişini dile getiren dizeleri konuya ilişkin çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Osmanlı Devletinin çöküş dönemine tekabül eden 19. yüzyılda ise rüşvetin yaygınlaştığını ve bu yüzden, padişah da dahil, Bab-ı Ali’deki üst düzey yöneticilerin aşağıdaki yemini ettikleri ve bu yeminin taşradaki memurlarca da halkın önünde tekrarlandığına şahit olunmuştur. Yemin metni şöyledir(iii):

“Padişahıma ve devlet-i aliyelerine sadakatten ayrılmayacağıma ve padişahımın ruhsat-ı seniyesi ile kabulü mecaz olan hedayayı resmiyeden başka memnu olan hediyeleri kabul etmeyeceğime ve emval-i miriyeyi irtikab ve telef etmeyip kimseye ettirmeyeceğime ve lüzum-u hakikisi tebeyyün etmedikçe hazine-i miriyeden masraf yaptırmayacağıma ve hazine-i miriyeye ait hiçbir nesneyi zatım için kullanmayacağıma ve mücerret hatır için memur istihdamına lüzum görmeyeceğime vallahi ..”

Yemin metninin bugünkü Türkçe ile ifadesi ise şöyledir(iv):

“Padişahıma ve Devlete sadakatten ayrılmayacağıma, hangi ad altında olursa olsun rüşvet almayacağıma, kabulü yasak olmayan hediyeler dışında kalan yasak hediyeleri kabul ve Devlet malını irtikap ve ziyan etmeyeceğime ve kimseye de ettirmeyeceğime, mutlaka icap etmedikçe Devlet hazinesinden masraf edilmesine meydan vermeyeceğime ve sadece hatır-gönül için memur kullanmayacağıma ve kullanılmasına lüzum görmeyeceğime vallahi billahi ile Kur’an-ı Kerim’e el basarak yemin ederim.”

Yolsuzluğun, çok eskiye dayanmasına karşılık, son yıllarda yolsuzluk ve bunun etkileri konusuna ilginin giderek arttığı görülmektedir. Gittikçe artan bu ilginin ardında, 1990’lardaki ekonomik ve politik gelişmelerle birlikte başta rüşvet olmak üzere yolsuzluğun yaygınlaşarak zirve noktasına ulaşması bulunmaktadır. Yoksa bu durumu medyadaki gelişmeler neticesinde çok eskilere dayanan bir olgudan daha fazla haberdar olma şeklinde açıklamak tatmin edici olmayacaktır(v). 1960′ lı yıllardan bu yana devletin ekonomideki artan rolü ve birçok ülkede yaşanan ekonomik dönüşüm, küreselleşme, bilişim teknolojilerindeki gelişmeler ve buna paralel olarak kara para aklama imkanlarının artması, organize suç örgütlerinin her geçen gün büyümesi ve sınır tanımaz bir nitelik kazanması yolsuzluğun son yirmi yılda hızlı bir ivme kazanmasına ve yaygınlaşarak küresel bir nitelik almasına neden olmuştur. Yolsuzluğun kazandığı bu yeni nitelik uluslararası alanda da bu tehdit ile mücadele için yeni girişim, sözleşme ve oluşumları gündeme getirmiştir.


Yolsuzlukla Mücadele Neden Önemlidir?

Yolsuzluğun ortaya çıkardığı sonuç, sadece kamu gücünü kötüye kullanan görevlinin elde ettiği özel çıkarla sınırlı değildir. Yolsuzluk, toplumun her alanında önemli sorunları da beraberinde getirir. Örneğin, yeterli şartları taşımadığı halde rüşvetle alınan inşaat ruhsatı sadece ruhsatı veren makamla ruhsatı talep eden kişi arasında sonuç doğurmaz. Şartları taşımadan yapılan inşaatın düşük şiddetli bir depremde veya bazen kendiliğinden çökmesi durumunda ortaya çıkan mal ve can kaybı aslında doğrudan yolsuzluğun sonucudur. Örneğin yargıya sirayet etmiş yolsuzluk, suçluların cezalandırılmaması, adalet duygusunun zedelenmesini, dolayısıyla kişilerin hukuk dışı yollara sapmasına neden olur. En temel kurumlara olan inanç zayıflar. Siyasetin ve siyasetçilerin yozlaşması sonucu ise, halkın iradesinin yerini, çeşitli güç çevreleri alır. Dolayısıyla yolsuzluk sadece rüşvete konu değer veya zimmete geçirilen kamu kaynağı gibi unsurlarla sınırlı olmayan, ekonomik, siyasi, hukuki ve toplumsal açıdan derin sonuçları olan bir olgudur. Bu nedenle yolsuzlukla mücadele, aynı zamanda yoksullukla, adaletsizlikle mücadeledir. Demokratik kurum ve kuralların işlediği, hukukun hakim olduğu müreffeh bir Türkiye için yolsuzlukla mücadele ön şarttır.


SEVGİ SADAKAT VE SAMİMİYET

BÖLÜM I: ANADOLU’DA SEVGİ

Türk Dil Kurumunun sözlüğüne baktığımızda;

Sadakat: İçten bağlılık sağlam ve güçlü dostluk.
Samimiyet: İçtenlik, senli benli olma durumu.
Sevgi: İnsanı bir şeye veya bir kimseye yakın ilgi ve bağlılık duygusu göstermeye yönelten duygu şeklinde tanımlanmaktadır. (TDK Sözlüğü), (Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ankara 1998).

Sevgi bütün insanlığı ve evreni sevmektir. Sevgi olayında, başka insanların düşüncelerine, inançlarına gelenek ve göreneklerine, yaşam biçimlerine saygılı olunması gereklidir. Samimiyet ise sevgi yoğunluğu ve dağılımı olan bir toplumda, içtenliğin yaygın hale gelmesidir. Bunların doğal bir sonucu olan toplum, içten bir bağlılık içerisinde olacak ve güçlü bir dostluk zinciri tesis edebilecektir. Bu aşama çıkarsız bir beraberliğin ve dayanışmanın son halkasıdır.

Anadolu’da sevgi ve hoşgörüyü sofistlerde, eski Türk toplumlarında var olan Şamanizm’de de hoşgörü sevgi ve kardeşliği, töresel boyutlarda görüyoruz. Bu kapsamda Anadolu’ya baktığımızda, ne Anadolu Müslümanlığı Arap Müslümanlığıdır, ne de Anadolu Hıristiyanlığı Katolik boyutta ve katıdır. Şimdi Anadolu’da yer alan hoşgörü sevgi, samimiyet ve sadakat kavramlarını açıklamaya çalışalım.

1207 – 1273 Mevlana Celaleddin-i Rumi

Türk İslam tasavvufunun elçilerinden Mevlana, Sevginin en üst aşaması olan aşk için ne diyor ?. ” Benim gibi olursan bilirsin”. Yani sevgiyi anlamanın yolunun sevmekten geçtiğine işaret etmiştir. Yazdığı dizeleri gözden geçirelim.

Gel ! Gel ! Yine Gel ! Ne olursan ol ! Yine Gel
Kafiri, Putperest, Mecusi olursan da gel
Bizim Dergahımız Umutsuzluk Dergahı değildir.
Yüz kere Tövbeni bozmuş olsan da gel.

Mevlana ben ayırmak için değil birleştirmek için geldim diyor. Beri gel, beri gel daha da beri gel ama sevgiyle gel diyor. İşte bu durum koşulsuz ve tüm insanları kucaklayan bir sevgidir. Bu sevgi için Mevlana der ki, “ Aşk Geldi , Damarımda Derimde Kan kesildi . Beni kendimden aldı sevgiyle doldurdu. Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ötesi hep 0……”. Buradaki sevgi Allah sevgisidir.

Alınan sevgi Allah katından alınıp tüm insanlara yansıtılmaktadır. İşte uğruna bir ömür bağışlanan, yanıp yakılan bu eşsiz sevgili Allah’ tır. Bu sevginin kemale erişi ise, aşığın aşkta yok oluşudur. İşte gerçek yokluk noktası ilahi vuslattır. Mevlana ; “Bizim Peygamberlerimizin yolu aşk yoludur. Biz aşk çocuklarıyız” der.

Şu sözü tüm söylenenleri topluyor. “Aşk’sız olma ki ölü olmayasın aşk’ta öl ki diri kalasın”.

Mevlana aşkı ve Tanrıya ulaşmayı şöyle anlatır. “Hamdım, Piştim, Yandım”.

Ast olan sevmedir. İnsan mayasındaki bu duyguyu arıtmalı ve ayıklamalıdır. Bedenimiz bir arı kovanı gibidir.

Bu kovanın balı ve mumu da ilahi aşk’tır. İşte sevginin insana egemen olması evrensel barışı da, dünya kardeşliğini de yaratacaktır. Dostluğun da, sulhun da temeli sevgidir. Her şeyi ve her yaratığı sevmek ruhu olgunlaştırır, insana huzur verir. Bu sevginin kapıları Tanrı sevgisiyle açılır.

Şöyle diyor Mevlana, “Oğul düşmanının Seni Sevmesini İstiyorsan, kırk gün onun iyiliğini iste, sana karşı düzelecektir. Zira gönülden gönüle yol vardır”.

Bir cümleyle toplamaya çalışırsak , Sevmeyi başarabilen insanlar içtenlikle bir arada olabilecekler ve birbirlerine bağlı kalacaklardır.

1209 – 1271 Hacı Bektaşı Veli

Bazı kaynaklara göre 63 bazılarına göre 92 yıl yaşadığı söylenen Hacı Bektaşi Veli, Ahmet Yesevi’ nin öğrencisidir. Dört Kap Kırk Makam öğretisi sonucu yetişmiştir. Mevlana’nın Farsça bilen elit kesime yönelmesine karşın , Hacı Bektaşi Veli, kırsak kesime ve halka yönelmiştir. Felsefesi gönül aşıklığına ve inanç esnekliğine dayanır. Amacı, hoşgörü, düşünce, inanç davranışı yönünden bütün insanlara ve dünyaya açılmaktır. İnsan taşıdığı can nedeni ile bir duygu varlığıdır. Bu duygu can taşıyan bütün canlılara karşı bir sevgi dağıtımını gerekli kılar.

Hoşgörüyü bilmeyen, hoşgörüden anlamaz. Biz bir pergele benzeriz diyor. Bir ayağımız şeriatta durur. Öteki ayağımızla çizdiğimiz daireye yetmiş iki millet girer diyor. İşte burada da Tanrı sevgisi alınarak tüm insanlığın nasiplendiğini görüyoruz. Bütün insanlık alemine sevgi dağıtılıyor.

Hacı Bektaşi Veli, hoşgörü erdemini; af edici, tok gözlü, tatlı sözlü , güleç yüzlü, sevgi dolu olma hali olarak açıklıyor. Hoşgörü, inanç, düşünce ve vicdan özgürlüğüne saygı gösterme olgunluğudur. Bu felsefede savunulan üç şey, sevgi, hoşgörü ve toplumsal barıştır.

Bektaşilikte Kalp hazinesinin, Allah sevgisi, Resülüllah’ın Ehl-i Beytinin sevgisi ile dolup, başka bir sevginin o kalbe girecek yer bulamaması, kesinlikle gereklidir.

Bektaşilikte kişiye neyin doğru ve yanlış olduğunu söylenmeyecek ancak kişi bunları ayırt edecek hale gelecektir. Bu yola girmek ateşten gömlektir, demir leblebidir diye uyarıda bulunulur. Bektaşi eğitiminin temeli insana insan olmayı öğretmektir.

İnsan-ı Kamil olmak denilen bu eğitim dört aşamadır.

1.

Benlikten arınmak (Nefis Temizlemek) Mürşitte erimek
2.

O’na ulaşmak, (Allah’a ulaşmak) (Ölmeden önce ölmek)
3.

O’nunla olmak (Allah!’ta erimek) (Hak’ta hak olmak)
4.

O’ndan bize ulaşmaktır. (Allah’tan vermektir) Hak’tan, halk’a inmektir.

Bektaşi felsefesinde Allah’a sevgi ile yaklaşılır. Bu yolculuk sevgi yolculuğudur. Önemli olan bilmek değil olmaktır. Kişi nasip alır almaz, ona seni senden aldık sana teslim ettik denilmektedir. Yani senin öz cevherini kullanma becerisi ve sorumluluğu sana aittir denilmektedir.

Dede baba’da söylendiği gibi:

Bektaşilik şefkatte güneş gibi, cömertlikte su gibi, alçak gönüllükte toprak gibi, teslimiyette ölü gibi, örtücülükte gece gibi olmaktır.

Özetlemek gerekirse Kendi cümleleriyle Bektaşilik eline, diline, beline sahip olabilmektir.

1240 – 1320 Yunus Emre

Yunus’un yirmi yaşında olduğu yıllarda, Mevlana ve Hacı Bektaşi Veli elli yaşlarında idi. Bu nedenle Yunus, Melametiye ve Haydariye tarzı tasavvuf geleneğinden, bu iki gönül ışığından etkilenmiştir. Zaten nasip zincirini alma yönünden Taptuk Emre, Sarı Saltuk, Barak Baba kanalıyla Hacı Bektaş dergahına bağlıdır . Bilindiği gibi darda kalan Yunus, Hacı Bektaş Dergahından yardım ister. Ailesini ve sıkıntıyı düşünerek nefes hakkını buğdaya tercih eder.

Hatasını anlayıp tekrar dergaha yüz sürdüğünde ise, nasibi artık Taptuk Emre dergahındadır.

Şu Dörtlüğü dinleyip temiz Türkçe ile sevgi dağıtımına şahitlik edelim.

Ben gelmedim davi için
Benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.

Bir başka deyişinde ise şöyle diyor:

Gelin tanış olalım
İşin kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz.

Şu ünlü dörtlüğü Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampusu girişinde yazılıdır.

İlim İlim bilmektir
İlim Kendin bilmektir
Sen kendim bilmezsin
Ya nice okumaktır.

İşte evrensellikte geçerli olan kendini bilmenin ne hoş ve sevgi dolu anlatımı.

BÖLÜM II: SEVGİ VE PSİKOLOJİ İLİŞKİSİ

Yazımın bu bölümünde sevgi ve psikoloji ilişkisini genel olarak açıklamaya, bunu takiben, Eric Fromm, Alfred Adler ve Carl Rogers’a göre sevgi olgusunu ele almaya çalışacağım

İnsan her şeyin ölçüsüdür. Oysa onu tanımak çok zordur. İç dünyamızın sonsuzluğunda her şeyin bir manası vardır. Onların arasından duygularımıza, keyfimize, zekamızın ilmi ve felsefi şekline göre yalnız uygun düşeni almalıyız.

Uyumlu ilişkiler içinde güvenli bir aile ortamında sevgi ve anlayışla büyüyen çocuk olgunlaşır. Kişilik kazanır. Kendi kanatlarıyla uçmayı öğrenir. Sevildikçe güven duygusu pekişir.

Desteklendikçe öz saygısı artar. Anlayış gördükçe hoşgörülü olmayı, sorumluluk aldıkça bağımsız davranmayı öğrenirler.

İnsanlar doğal olarak sever, özgeci ve dürüsttürler. Öğrenme kalıcı davranış değişikliğidir. Psikoloji de bunu inceler. İnsan iyi veya kötü değil öğrenmelerinin ürünüdür.

Ruhsal bakımdan sağlıklı bir insanda aranacak özellikler şu şekilde sıralanmaktadır:

1.

Kişinin kendisi ile uyumlu olması
2.

Yakın ve uzak çevre ile uyumlu olması
3.

Sevgiye ve saygıya dayalı bağlar kurmalı
4.

Kendine güveni olmalı
5.

Toplumda bir yeri olduğunu düşünmeli
6.

Geleceğe dönük tasarıları olmalı
7.

Güç durumlar için yedek gücü olmalı
8.

Bağımsız olarak girişimcilik yapabilmeli
9.

Yaşadığı çevre ve toplumla ters düşmeyen değerleri olmalı
10.

Mesleği dışında ek uğraşı olmalı.

İsteğin olmadığı yerde sevgi bulunmaz . Sevgi geriye bırakmakla artmaz. Bulunduğumuz anın değerlendirilmesi ile olur. Sevgi kişilere görev yüklemeden oldukları gibi kabul etmedir. Gerçek sevgi ve teklifsizlik kendiliğinden ve içten gelmekle ortaya çıkar. Leo Buscaglia’nın dediği gibi kişiler sevginin ifade edilişini tanıyıp bilmekten bıkmazlar.

Sevgi ve teklifsizlik tutkuyu gerektirir. Diğer kişiyle birlikte duyumsamadıkça sevemeyiz. Eşyaları kullan insanları sev sözü geçerlidir.

Doğayı severiz, insanları severiz. Sevmek yeterli değil Anlamalıyız da. İnsanları ve her şeyi anlamalıyız. Bu anlamda anlamadan tanımak, tanımadan sevmek mümkün değildir. Cummings’in şöyle dediğini açıklamaktadır: Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücünle gece gündüz çalışan bir dünyada kendin olarak kalabilmek dünyanın en zor savaşını vermektir. Bu savaş bir başladı mı, hiç bitmez demektir. Psikolojide Hümanistik ve insancıl yaklaşım bireyin eşsiz (Unigue) oluşuyla ilgilidir. İnsanları benzer ortamlarda farklı davranışlara gitmesine yol açan husus ise onların benlikleridir. Bu yaklaşımda iki husus önemlidir. Birey merkezli davranış esastır. Fenemenolojide evren bireyce algılanan ve kabullenen evrendir. Bu bireyi etkiler. Üçüncü husus ise bireyin her zaman değerli oluşudur. (lefroncois, 1997).

Eğer anne babalar çocuklarına yeterince sevgi göstermezlerse çocuklar da sevmeyi öğrenemez. Giderek şunu diyebiliriz. İnsanlar birbirini severse sevgi öğrenilebilir. (Ersanlı,1997).

Kişinin kendisi ve çevresiyle ilişki kurması gerekir. Bilinçli iletişim anlamlı yaşama, anlamlı yaşam da sakin ruh halinin gelişmesine yol açar. Bunun özü ise kişinin kendini tanıması ve kültürel etkilenmelere dağılmadan uygun davranabilmesidir. (Cüceloğlu, 1998).

Alfred Adler

Adler’in kuramına göre kişilik bireyin kendisine, diğer insanlara ve topluma karşı geliştirdiği tutumların ürünü olarak gelişir. İnsan davranışları bireyin kendi işsel özelliklerinin çözümlenmesiyle açıklanabilir. Davranışların oluşumunda çevredeki gerçek olaylar değil bireyin onları nasıl yorumladığı önemlidir. Davranışlar, insanın geleceğe yönelik amaçları (functional fınalism) belirlenir. İnsan davranışları kendi arasında bir tutarlılık gösterir. Buna yaşam biçimi (Life style) denilmektedir. Adler insan davranışlarının yaşamın ilk gününden başlayarak toplumsal bir yaşam içinde geliştiğini söyler. Çocukluk dönemindeki eksiklik duygusu sonraki davranışları tayin eder. Bundan sonraki üstünlük çabası eksiklik duygusunun doğal bir sonucudur. Adler her insanda sevgi duygusunun var olduğunu ancak kişiden kişiye değiştiğini söyler. Sağlıklı koşullarda ana-baba çocuğa sevgi verir. Girişim yeteneği ve özgüveni sağlamak için onu destekler. Çocuğa ne az ne de çok yardım edilir. Bu şekildeki aile disiplini ve eğitimi olumludur. (Geçtan,1980).

Eric Fromm

Fromm’un temel öğretimi daha çok sosyoloji eğimli olduğundan psikolojiye katkıları da toplumsal sorunların psikomalitik açıdan ele alınması şeklinde olmuştur. Freud ve Marx’ın görüşlerini kıyaslayarak sentezini yapmaya çalışmıştır. Fromm insanın doğadan ve birbirinden koptuğu için yalnızlık çektiğini söyler. Fromm tarih ilerledikçe insanın özgürlük kazandığını buna karşın yalnız kaldığını söyler. Esas sorun bireyin dış dünya ile ilişkisini anlamasıdır. Fromm’a göre sevgi ve nefret birbirine karşıt dürtüler değildir.

Her ikisinde insanın hayvani özelliklerini ama gereksiniminin birer sonucudur. Hayvanlar ne sevebilir ne nefret edebilir. Bunlar insana özgüdür demektedir. İnsanın kendisini sevmesi gerçekte özseverlikten farklı bir anlam taşır ve diğer insanlara karşı duyulan sevgiden soyutlanamaz.

Aslında insanın kendini sevmesi ve özgecilik birbirinden çelişen durumlar değildir. Tam karşıtı bireyselleşmeyi kabul eder ve kendisini sevebilen insan diğer insanları da sevebilecek varlıklar olarak değerlendirebilir. Fromm’a göre insanın güçlerini harekete geçiren temel etmen onun içinde bulunduğu belirsizlik durumudur. Eğer paniğe kapılmadan gerçekle yüzleşebilirse yaşamın bir anlamı olamadığını ancak kendinde var olan güçleri harekete geçirerek yaşamı anlamlı kılabileceğini anlar. Gerçek üretkenlik insanları olduğu gibi görebilmeyi onlara bu durumlarıyla saygı gösterebilmeyi içerir. Bir diğer deyişle sevgiyi içerir. Sevgi yalnız kalmış insanın dünyasıyla bütünleşme isteğinin anlatımıdır. (Geçtan, 1980)

Atılacak ilk adım sevmenin de yaşamak gibi bir sanat olduğunu kabul etmektir. Sevgiyle birleşme olmadan insanın yalnızlığını fark etmesi utanma duygusu yaratır. Bu aynı zamanda suçluluğun ve huzursuzluğun kaynağıdır. Sevgi insanlarda etken bir güçtür. Sevgi bir şeyin içinde olmaktır. Katılmak değil. Sevgi vermektir. Almak değildir. Sevgi uyandırmadan seviyorsanız, başka deyişle, sevgi o durumuyla sevgi yaratamıyorsa, yaşamınızı seven bir kişi olarak ortaya koyup da sevilen bir kişi olamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür. Sevginin beraber olduğu öğeler, ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir. Bunlar olgun kimsede bulunur. Sevgi çeşitleri:

1.

Kardeş Sevgisi en özenle gelen sevgi çeşididir.
2.

Anne Sevgisi
3.

Cinsel Sevgi
4.

Kendini Sevme
5.

Tanrı Sevgisi

Sevgi sanatının uygulanmasında

1.

Disiplin olmalı
2.

İyi açıklanmalı
3.

Sabır gösterilmeli
4.

İlgi duyulmalı ve yönelim yapılmalıdır. (Salman, 1995).

Carl Rogers ve İnsancıl Psikoloji

Rogers iznelci ve fenemenoloji ile yaklaşım getirmiştir. Davranışlar ancak insanın öznel bakış açısını anlayarak değerlendirebilir. Rogers’a göre insanın kendi varoluşunun bilincinde olması onun dengeli, gerçekçi kendini ve diğer insanları zenginleştirici davranışlar geliştirmesine neden olur. Rogers insanları doğuştan iyi huylu ve çevresiyle etkin ilişki kurabilecek diye niteler.

Bireye terapistin yardım edebilmesi için üç nitelik gereklidir.

1.

Empati: Terapist danışanı anlayabilmesi için onun fenemenolojik dünyasına eğilmesi gerekir.
2.

Değer Verme: Terapist danışana koşulsuz değer vermeli onu hiçbir zaman yargılamamalıdır.
3.

İçtenlik: Terapistin içtenliği duruşunda süren ilişkisinde bir andan, diğerine hissedebildiği yaşantılarından kaynaklanır. (Geçtan, 1980)

Rogers danışandan hız alan Psikolojik danışma terimini ortaya attı. Danışanın duygularına karşılık veren sıcak bir tutum önerilmektedir. Rogers’in görüşleri insancıl psikoloji akımından sayılmaktadır. İnsanı güdüleyici en önemli güç kendini gerçekleştirme amacıyla gizil güçlerine etkinlik kazandırma eğilimi insanda doğuştan vardır. Bir insanın bir yaşantıyı olumlu veya olumsuz nitelemesi bu davranışın organizmasının gelişmesine ve zenginleşmesine katkıda bulunup bulunmaması değil, diğer insanlardan öğrendiği değer verilme koşullarına uyup uymamasıdır. Bireye ilişki içinde bulunan terapist onu koşulsuz kabul edici bir ortam içine sokacaktır.

Empatik anlayış gereği kendini onun yerine koyacaktır. Burada iki kavram önemli, empati ve içtenlik. Terapist danışanın iç dünyasına kendisini vererek bu duyguları kendi içinde yaşamaya çalışır. (Empatik anlayış) Bunu yaparken kendi yaşantısını da anlamaya çalışır bunu da içtenlik denir. (Geçtan, 1980).

Carl Rogers (1961 – 1977) insan doğasına iyimser bakan psikologlardan birisidir. Her insan doğuştan mutluluğu arar, potansiyelini gerçekleştirmek için çabalar demekte gelişme ve iyiye doğru değişme insanın doğasında vardır. Bir kimsenin kendisi ile ilgili algılamaları ve kanaatleri onun benlik bilincini oluşturur. Olumlu benlik bilinci için koşulsuz sevgi (unconditioned love) gereklidir. Koşulsuz sevgi birey ne yaparsa yapsın onun sevgi ve saygıya layık olduğunun kabulüdür. Bu tür sevgi içinde büyüyenlerin benlik anlayışları, güçlü ve olumludur. (Cüceloğlu, 1998)

Rogers’a göre birey benliğin her yönünü algılama özgürlüğüne sahiptir. Bireye yapılabilecek yardım onun yöneltmekten ziyade (direct) yüzleştirmektir. (Facilitate). Benliğini kabul eden birey savunma mekanizmalarına çok az ihtiyaç duymaktadır. Gelişme açıktır. (Gladding, 1988)

Birey kendi içinde değerlidir ve Statik konumda değildir. Birey yapabirlikleri olan (to enable) ve değerli (Worthfull) bir konumdadır.

BÖLÜM III: Sevgi, Sadakat ve Samimiyetin Felsefi Temelleri ve İnsanlıkla İlişkilendirilmesi

Felsefe konusunda bilinmesi yararlı olacak bazı temel kavramlar söz konusudur.

Bunlar:

Metafizik: En son ve en nihai gerçeği araştırmaktır.
Epistemoloji: Esas anlamıyla bilgi kuramıdır. Bilgi ve öğrenmeyle ilgilenir.
Aksiyoloji: Nelerin değerli olduğu veya ne değerde olduğuyla ilgilenir.
Mantık: Doğru ve değerli düşünme gereksiniminden kaynaklanır.
Ontoloji: Temel amacı var olmanın anlamını açıklamaktır.(Özçelik 1992).

Filozoflar zihin ve işlevleri konusunda 2500 yıldır düşünce üretiyorlar. Psikoloji alanında reflection (yansıtma) konusunda ne düşünüldüğü ve ne yapıldığına ilişkin eleştirisel düşünce biçimi psikiyatrinin ve psikolojinin bilimsel temellerinde ve araştırma bulgularında yer almaktadır. Bunun sonucunda psikoloji alanında bazı temel eksikler ve çatlaklar vardır. Bu konuda felsefeye ihtiyaç duyulmaktadır. Epistemoloji yönünden transsendantal felsefe özne ve nesne arasındaki geleneksel ayırımı aşma çabasındadır.

Psikoloji Kant’ın transendental tümdem gelinimden yararlanmaktadır.(Karaçam, 1998).

Felsefi yönden hümanizm ile söz konusu kavramlar ilişkilendirilebilir.

Hümanizm: Rönesans düşüncesinin üzerinde durup antik örneklere göre özendiği ilk sorun insan sorunudur. İnsanı ve insanın özünü arayan bu çalışmalara hümanizm denilir. Hümanizm modern insanın yeni hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren akımdır. Hayatın en yüksek değeri olan ruh dinginliğine insan dış etkiler ile tutkularından kendini kurtarmasıyla ulaşabilir, Petrarca yaşama sanatının kurallarını geliştirmek üzerinde durur.

-Niccola Macchiavelli (1469 – 1527) insan doğasının ne olduğu üzerinde durmuş, yeni insan anlayışını günün pratik – politik ödevlerini çözmek için çıkış noktası olarak almıştır.
-Miche’ de Montaigne (1533 – 1592) düşüncesinin temelinde hayat duygusu vardır. Denemeler adlı eserinde her şeyden önce ben kendimi araştırıyorum. Berim fiziğimde metafiziğimde budur demektedir. (Gökberk,1998).

İşini iyi yürüten iş sahiplerinin başarıları çok şey bilmelerine bağlı değil,doyulmaz durumda olan daha fazla şey bilme iştahıyla dolu olmalarına dayalı kalmalarındandır. İnsanların çalışmasını sağlayan etken ise uğruna çalışmaya değecek ve yapılması gerekenleri açıkça anlatabilecek bir fikrin olmasıdır. (Keskin, 1997).

sasan çayırbaş siyaset