Archive for Aralık, 2010



NAVI PILLAY
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri

Ayrımcılığa, dışlamaya ve eşitsizliğe karşı duran, bazıları tanınmış, bazıları isimsiz tüm cesur insan hakları savunucularını 10 Aralık İnsan Hakları Günü vesilesiyle bir kez daha selamlıyoruz.

İnsan hakları savunucuları, “Herkesin doğuştan onurlu” ve “İnsanların eşit ve vazgeçilemez haklara sahip” olduğunu 62 yıl önce 10 Aralık’ta uluslararası topluluğa hatırlatan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine hayat vermeye devam ediyor. Bildirge korkudan uzak, kimseye muhtaç olmadan sürdürülecek hoşgörülü bir yaşamın ve güçlülerden hesap sorulabilen, güçsüzlerin korunduğu bir dünyanın temelini oluşturuyor.

Eğer insan hakları savunucuları ile dayanışma içinde çalışır ve ayrımcılıkla mücadeleye sahip çıkarsak, herkesin insan haklarına saygı gösterilmesini sağlayabiliriz. Ayrımcılık gibi bir beladan kurtulabilmek için de bunu mutlaka yapmalıyız. Ayrımcılık bizi özellikle endişelendiriyor, çünkü derin köklere sahip bir çok türü tüm dünyada yaygın şekilde karşımıza çıkıyor.

Yasalarda ve uygulamada karşılaşılan ayrımcılık dünya nüfusunun yarısını teşkil eden kadınların ikinci sınıf vatandaş olarak görülmelerine ve şiddetin hedefi haline gelmelerine yol açıyor.
Yerel halklar uzunca bir zamandır, atalarının topraklarında istenmeyen misafir muamelesi görüyor. Irkçılıkla mücadelemizi henüz kazanmış değiliz. Dünyanın dört bir yanında azınlıklar ve diğer savunmasız gruplar ıkçı saldırılara maruz kalma korkusu ile yaşıyor.

Yolda karşıdan karşıya geçerken gördüğümüzde merakla izlediğimiz, haklarını talep ettiklerinde ise sıklıkla görmezden geldiğimiz engelli insanların davalarına sahip çıkmalıyız.
Emeklerine ihtiyaç duyulan ülkelerde genellikle parya muamelesi gören düzensiz göçmen işçilere yönelik kötü muameleyle mücadele etmeliyiz.

Dünyanın dört bir yanında insanlar cinsel tercihleri nedeniyle aşağılanma ile karşı karşıya kalıyor, insan hakları ihlal ediliyor, şiddete maruz kalıyor.

Yaşlılar giderek daha fazla oranda aileleri ve toplum tarafından “gözden çıkarılabilir” bir “yük” olarak görülmeye başlanıyor.

İnsan hakları savunucuları, kurbanların toplumsal konumlarını güçlendirecek, toplumsal yaşama katılımlarını teşvik edecek ve halkın eğitilmesini sağlayacak bir dizi önlem ve müdahale yoluyla söz konusu sorunlara çözüm bulunabileceğini ısrarla vurguluyor.

Ayrımcılık ve bazı grupları dışlama konusunda uzun bir geçmişe sahip bir çok ülke, eşitlik gibi evrensel ilkeleri ve uluslararası hukukun öngördüğü değerleri içerecek şekilde ya kuralları yeniden yazıyor ya da yeniden yazmak üzere adımlar atıyor. Bunu yapan ülkeler arasında benim ülkem Güney Afrika da yer alıyor.

İnsan hakları savunucuları sayesinde söz konusu ilerleme ve ihmalin ödettiği insani bedelin farkına varılıyor. İnsan hakları savunucuları ayrımcılık, hukuksuzluk ve umutsuzluk döngüsünü kırmak için mücadele ediyor. Onların davalarına bağlılıkları, cesaretleri, zekaları ve fedakarlıkları sayesinde herkes için onurlu bir yaşam yaratmanın mümkün olduğu görülüyor. İnsan hakları savunucuları çoğukez büyük bir kişisel bedel ödemek pahasına kendimize ve başkalarına bakışımızı ilelebet değiştirebiliyor.

Kesin olan şu ki, insan hakları ve savunucuları hergün tarihi bir sınav verirken ve daha fazla destekçi toplarken diktatörlükler birer birer yıkılıyor, ideolojiler birer birer etkisini yitiriyor. Ancak, insan hakları savunucularının hak ve özgürlüklerine karşı yapılacak saldırılara karşı da uyanık olmamız gerekiyor.

Bazı ülkelerde, insan hakları savunucularının çalışmalarını engellemeye yönelik kurnazca hazırlanan yeni uygulamalara başvurulduğu görülüyor. Kısaca söylemek gerekirse, bunlar insan hakları savunucusu birey ve kuruluşların faaliyet alanını kısıtlayan yasalar ve düzenlemelerden oluşuyor. Söz konusu yasaların çok büyük bölümü insan hakları standartları ve uluslararası normlarla uyuşmuyor.

Bazı yerlerde de uzun süredir yürürlükte olan ve açıkça baskıcı bir yapıya sahip yasalar insan haklarını savunmayı riskli bir iş haline sokuyor. Sayısız insan hakları savunucusu taciz ediliyor, işkence görüyor ve öldürülüyor veya sürgünde çalışmaya zorlanıyor. Bir çoğu hapishanelerde çürüyüp gidiyor.

Şiddete sapmadan, görüşlerini barışçı yoldan açıkladıkları için hapiste olan herkesin salıverilmesi için yaptığım çağrıyı yenilemeye devam edeceğim. Dünyanın dört bir yanında insan hakları savunucularına ve yaptıkları işe saygı gösterilmesini talep etmeyi sürdüreceğim.

Myanmar’ın demokrasi lideri Aung San Suu Kyi, yedi yıl süren ev hapsinden geçen ay kurtulmasını takiben yaptığı açıklamada “Eğer halkım özgür değilse, ben nasıl özgürüm diyebilirim? Ya hepimiz özgürüzdür ya da hepimizin özgürlüğü kısıtlanmıştır” diyor. Bu sözler dünyanın dört bir yanındaki insan hakları savunucularının yaptıkları işe olan itikatlarını en güzel şekilde özetliyor.
Onlar kurtuluşun kararlılık ve savunuculuk faaliyetleri sayesinde elde edilebileceğini biliyor.

İnsan hakları savunucularının çalışmalarına sahip çıkmalı ve onları korumalıyız. Şu mesajı açık ve seçik bir şekilde herkese vermeliyiz: Kimse ikinci sınıf insan değildir ve bunu açıkça ifade edenlere de ikinci sınıf muamelesi yapılamaz.

KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKÇE

9 Aralık, Ankara (BM Enformasyon Merkezi) – Genel Sekreter Ban Ki-moon 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü vesilesiyle bir mesaj yayınladı.

Yolsuzlukların kalkınma, demokrasi ve istikrar için tehtid oluşturduğunu belirten Ban, “Piyasaları bozuyor, ekonomik kalkınmayı engelliyor ve yabancı sermayenin şevkini kırıyor. Yolsuzluk kamu hizmetlerini kemiriyor, yetkililere olan güveni aşındırıyor” dedi. Ban yolsuzlukların, ayrıca tehlikeli maddelerin yasadışı yollardan boşaltılması ve sahte ilaçların imalatı ve dağıtımına yol açarak hem çevreye verilen zararı arttırdığını hem de halk sağlığını tehlikeye attığını belirtti.

Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi kamu sektöründe söz konusu suça karşı caydırıcılığın oluşması sürecine katkı sağladığını ifade eden Ban, geçtiğimiz yıl, söz konusu sözleşmeye taraf Ülkelerin yolsuzlukla mücadele yasaları ve uygulamalarındaki boşlukları belirlemek üzere bir karşılıklı gözden geçirme mekanizması oluşturduklarını, bunun da hükümetlerin rüşvet ve kamu fonlarının amaç dışı kullanılmasını önleme çabaları açısından büyük bir ilerleme olduğunu söyledi.

“Özel sektörün katkıları da büyük önemi taşıyor” diyen Genel Sekreter, yolsuzluğun gizli bir gider kalemi gibi karşımıza çıkarak üretici ve tüketiciye bir yarar sağlamadan fiyatların yükselmesine ve kalitenin düşmesine yol açtığını vurguladı. “Yolsuzluğun önlenmesi ticari açıdan da anlam taşıyor” diyerek mesajına devam eden Ban, yatırımcıların karar süreçlerinde, çevresel, toplumsal ve idareye yönelik hususlara ilave olarak giderek artan oranda etik kurullara ne kadar uyulduğunu da değerlendirmeye aldıklarını ifade etti.
Ban “İş dünyası liderleri yolsuzluğu tüm dünyada kınamalı ve bu tutumlarını da yolsuzluğa karşı kesin bir şekilde yasaklar getirerek desteklemeliler. Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi ilkelerine uygun şekilde politikalar oluşturmalılar ve dürüstlük ve saydamlığı güçlendirmek için gerekli kontrol mekanizmalarını teşkil etmeliler”dedi. Şirketleri bu konuda Birleşmiş Milletler ile daha yakın çalışmaya çağıran Ban, iş dünyası liderlerini, rüşvet dahil olmak üzere her türlü yolsuzlukla mücadelede önemli bir yer tutan ve ticari şirketleri kapsayan dünyanın en büyük sürdürülebilir girişimi olan Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesine (Global Compact) katılmaya çağırdı.
“Kamu ve özel sektörden yapmalarını isteğimizi Birleşmiş Milletler olarak bizlerin de yerine getirmesi gerekiyor” diyen Ban, yolsuzluğun en iyi panzehirinin etik bir kurumsal kültür oluşturmaktan geçtiğini söyledi. Birleşmiş Milletler Etik Ofisinin hesap verebilirliği, dürüstlüğü ve saydamlığı teşvik ettiğini ve kurum içinde kapsamlı bir politikanın uygulanması yoluyla yanlışları amirlerine bildiren veya etik dışı davranışları ortaya çıkaracak denetimlere katılan personelin misilleme ile karşı karşıya kalmasının önlendiğini ifade etti.
Ban, Birleşmiş Milletler’in kişisel hesap verebilirliği sağlamak, emniyet birimleri ile işbirliği yapmak ve yolsuzlukla ilgili tüm iddaaları soruşturmak yoluyla kendi faaliyetleri kapsamında da önlemler aldığını söyledi. Genel Sekreter, BM Teftiş Dairesinin 8-9 Aralık tarihlerinde dünyanın dört bir yanından kuruluşları kurum içi denetimin yolsuzlukla mücadeledeki rolünü güçlendirmek amacıyla New York’taki Genel Merkezinde biraraya getireceğini belirtti.
Ban mesajına, “Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Gününde gelin etik davranışları geliştirelim, itimat duygusuna zarar vermeyelim ve kalkınma ve barış için yürüttüğümüz ortak çabalar için ihtiyaç duyduğumuz paha biçilmez kaynaklarımızın amaç dışı kullanımının önüne geçelim” diyerek son verdi.
KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKÇE

3 Aralık, Ankara, (BM Enformasyon Merkezi) – Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Liderlerin Eylül ayında düzenlenen Binyıl Kalkınma Hedefleri Zirvesinde engelli kişilerin yaşam koşullarını iyileştirme çabalarına hız verecekleri taahhütünde bulunduklarını hatırlattı ve bu bağlamda 3 Aralık Dünya Engelliler Gününün bu yılki temasının “Sözümüzde duralım: Engelli Haklarını Binyıl Kalkınma Hedeflerinin Parçası Yapalım” olduğunu söyledi.

3 Aralık Dünya Engelliler Günü vesilesiyle yayınladığı mesajında “Engelli insanlardan oluşan büyük grubu bizlere yakın kişiler yani aile fertlerimiz, arkadaşlarımız ve komşularımız oluşturuyor” diyen Ban, fiziksel, ruhsal ve duysal engellilerin Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u gibi büyük bir sayıyı teşkil ettiğini söyledi.

Engelli olmakla yoksul olmak arasında bağlantı bulunduğunu, gelişmekte olan ülkelerin toplam nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini engelli kişilerin oluşturduğunu ifade eden Genel Sekreter, “Dünya genelinde engelliler büyük oranda işsizlik çekiyor, yeterli eğitime ve sağlık hizmetlerine ulaşamıyor Bir çok toplumda söz konusu grup için hiçbir hazırlık yapılmadığından engelliler toplumdan uzak ve tecrit edilmiş bir yaşam sürüyor” dedi.

Bir yandan insanların elde edebileceği en büyük başarılara imza atan engelli insanlardan ilham alırken diğer yandan, herkesin erişebildiği haklara, imtiyazlara ve fırsatlara ulaşamayan ve sıkıntı içinde yaşayanları da unutmamamız gerektiğini belirten Ban, “Tüm bu manialara rağmen engelli kişiler büyük bir cesaret ve direnç sergiliyor” dedi.

Binyıl Kalkınma Hedefleri Zirvesinde kabul edilen Eylem Planında liderlerin engelli kişilere yönelik çalışmaların yeterli seviyede olmadığını belirlediklerini hatırlatan Ban, Hükümetlerin engelli kişilere yardım için daha fazla gayret sarfetmesi gerektiğini, bununda Engelli Haklarına İlişkin BM Sözleşmesi’nin uygulanması ve engelli insanların ihtiyaçlarının ulusal Binyıl Kalkınma Hedefleri gündemlerine alınması anlamına geldiğini söyledi.

Genel Sekreter Ban mesajına, “Engellilerin toplumdaki yerini güçlendirecek yasalar, politikalar ve programlar olmadan yoksulluk, hastalıklar ve ayrımcılıkla mücadelemizi kazanamayacağımızı gelin Dünya Engelliler Günü vesilesiyle kabul edelim. Gelin engelli insanlar için verdiğimiz sözleri canlı tutacağımızı taahhüt edelim. Ve onları sadece yardım alanlar olarak değil, Binyıl Kalkınma Hedeflerine ulaşmayı öngördüğümüz 2015 yılına kadar geçecek önümüzdeki beş yıl içinde değişimin değerli temsilcileri olarak değerlendirelim” diyerek son verdi.
KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKİYE

2 Aralık, Ankara (BM Enformasyon Merkezi) – Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Atlantik aşırı köle ticaretinin 19. yüzyılda kaldırılmış olmasının, köleliğin küresel olarak yok edilmesine yetmediğini, köleliğin, bugün de varlığını sürdürdüğünü söyledi.

Ban 2 Aralık Köleliğin Kaldırılması Uluslararası Günü vesilesiyle yayınladığı mesajında, günümüzde köleliğin, serflik, borçlara karşı zorla çalıştırılma, kadın ve çocuk ticareti, ev işlerinde köle vari kullanım, çocuklar dahil olmak üzere fuhuşa zorlama, cinsel kölelik, zorla evlendirme, kadınların eş olarak satılması, çocuk işçiliği gibi çeşitli şekillerde karşımıza çıktığını belirtti.

“Bu gerçekler, Uluslararası Topluluğu, ihtiyatlı olmaya ve köleliğin çağdaş tezahürlerini yok etmeye yönelik çabalarını hızlandırmaya mecbur kılıyor” diyen Genel Sekteter kölelik uygulamalarının suç teşkil ettiğini, bu suçu işleyenlerin, göz yumanların veya imkan sağlayanların mutlaka adalet önüne çıkarılmalarını ve kölelik kurbanlarına tazminat ödenmesini istedi.

Köle vari koşullarda yaşayan insanların çektiği sıkıntıların sona erdirilmesi için başlatılan uluslararası ölçekli girişimler sonucu bir dizi yasal adımın atılmasının sağlandığını belirten Ban, “Bunların en sonuncusu, Birleşmiş Milletler Sınıraşan Suçlarla Mücadele Sözleşmesine ek olarak 2003 yılında yürürlüğe giren Başta Kadınlar ve Çocuklar Olmak Üzere İnsan Ticaretinin Önlenmesi ve Cezalandırılması Protokolü’dür” dedi.

Söz konusu gelişmeler sonucu Dünyanın dört bir yanında kölelikle mücadele amacıyla kanuni yollara daha fazla başvurulmaya başlandığını hatırlatan Ban, Uluslararası Adalet Divanı’nın da köleliğin insanlığa karşı suç olarak kabul edilmesine katkı sağladığını vurguladı. Hiç kimsenin köleleştirilemeyeceğinin en temel haklardan biri olarak kabul edildiğini ve bu konuda suç işleyen ülkelerin Uluslararası Adalet Divanı’na verebileceğini belirten Ban, “Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, tecavüz ve köleleştirme suçlarından yargıladığı kişilerle ilgili verdiği kararda köleliği insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak tespit etti. Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) Adalet Divanı da köleliğin insanlığa karşı bir suç olduğu kararına vardı” dedi.

Ban mesajına “Köleliğin Kaldırılması Uluslararası Gününde tüm devletleri, ilgili yasal mevzuatı imzalama ve uygulamaya, köleliğin günümüzdeki tezahürleri ile ilgili BM raportörü ile tam bir işbirliği yapmaya davet ediyorum. Ayrıca, tüm üye devletleri, binlerce kölelik kurbanına yaşamlarını ve onurlarını yeniden kazanma imkanı sağlayan Köleliğin Günümüzdeki Tezahürleri ile Mücadele BM Fonuna cömert bir şekilde katkıda bulunmaya çağrıyorum” diyerek son verdi.
KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKİYE

Her yıl Filistin Halkı ile Dayanışma Uluslararası Gününde Filistinlilerin içinde bulundukları durumu yansıtıyor ve barış için daha neler yapabileceğimizi irdeliyoruz.

İki konu 2011 yılında kritik eşiğe erişecek.

Birincisi, Filistin Başkanı Abbas ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Eylül ayına kadar daimi statü konusunda bir çerçeve anlaşması için çabalayacakları taahhütünde bulunmuş olmaları. İkincisi Filistin Yönetiminin devlet oluşumuna hazırlık için iki yıldır sürdürdüğü programın Ağustos ayına kadar tamamlanmasına yönelik ilerlemenin devam ediyor olması.

Orta Doğu Dörtlüsünün 2010 Eylül ayında yaptığı toplantıda, liderlerin belirlediği söz konusu sürelerde bir anlaşmaya varılmasının mümkün olduğu ve Filistin Yönetiminin, kurumsallaşma ve kamu hizmetleri konusundaki performasını sürdürmesi halinde, yakın bir tarihte Devlet kurabilecek konumda olduğu belirtildi.

Ancak, çok az Filistinli gelecek yıl hatta ileride bir tarihte kesin bir sonuç elde edilebileceği konusunda iyimser bir bakışa sahip. Bölgedeki duruma baktığımda bu umutsuzluğun nedenini anlıyorum. Eylül ayında nihai statü konusundaki doğrudan görüşmelerin başlamasından kısa bir süre sonra, İsrail’in yerleşim yeri inşaatlarını durdurma konusunda aldığı övülmeye değer kararın süresini uzatmaması Filistinlilere zarar verdi. Batı Şeria’da yüzlerce yeni konut inşaatı başlatıldı ve Doğu Kudüs’te yeni yerleşim yerlerine izin verildi. Bu durum siyasi sürecin güvenilirliğine ciddi bir darbe vurdu. Uluslararası hukuk ve Yol Haritası çerçevesinde yerleşim yeri faaliyetlerini dondurma konusunda sorumluluk İsrail’e düşüyor.

Barışın yakında sağlanabileceğinden umutluymuş gibi görünen İsrailli sayısının çok az olduğu da doğru. Ancak, tüm İsraillilerden güvenilir bir güvenlik ortağının inkar edilemez bir şekilde ortaya çıkmaya başlamasına, Başkan Abbas’ın İsrail’in barış ve güvenlik içinde yaşama hakkı konusundaki taahhütünün devam ediyor olmasına ve terrörizmi ve şiddeti reddetmesine yeni bir gözle bakmalarını istiyorum. Ayrıca herkese, Arap Barış Girişiminin, iki devlet temelli çözümü ve kapsamlı Arap-İsrail barışını İsrail ile Arap ülkeleri arasında normal ilişkilerin kurulmasının takip edeceğini vaat ettiğini hatırlatıyorum.

Geçtiğimiz yıl bölgede koşulların iyileştirilmesi için atılan adımları takdirle karşılıyorum. Ancak, daha yapılması gereken çok şey var. Filistin Yönetimi devlet için gerekli olan kurumları mutlaka geliştirmeli, terör saldırıları ile mücadele etmeli ve tahrikleri engellemelidir. Aynı zamanda işgalle birlikte ortaya çıkan önlemlerin, özellikle de seyahat, erişim ve güvenlik ile ilgili olanların terse çevrilmesi İsrail’in hem çıkarınadır hem de görevidir.

Gazze’deki durum bende ciddi bir endişe yaratmaya devam ediyor. Israil’in politikilarını değiştirmesini ve önemli sayıda Birleşmiş Milletler projesini kabul etmesini takdirle karşılıyorum. Ancak bu sadece bir ilk adım olabilir. Bunları Güvenlik Konseyinin 1860 sayılı kararının eksiksiz uygulanması izlemelidir. İsrail’in sivil amaçlı yeniden yapılanma çalışmalarının genişlemesine, insanların ve malların serbest dolaşımına ve ihracata daha fazla imkan tanıması ve projelerin kolay bir şekilde yürütülmesine yardımcı olması gerekmektedir. Gazze’den roket saldırıları sona ermelidir. Mahkum değişimi, fiili sükünetin uzaması ve Filistinliler arasındaki uzlaşmada ilerleme sağlanması diğer ana konuları oluşturmaktadır.

1967 yılında başlayan işgalin sona ermesi, her iki tarafın güvenlik konusundaki temel endişelerine ve mülteci sorununa çözüm bulunması ve Kudüs’ün müzakereler sonucu iki Devletin başkenti olarak görülmesi gerektiği hususunda ezici bir uluslararası mutabakat mevcut bulunuyor. İki lideri de tarihi bir barışa ulaşmak için devlet adamlığı ve siyasi cesaret göstermeye çağırıyorum. Uluslararası topluluk da barış için üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye mutlaka hazır olmalı.

Gelecek yılın, Orta Doğu’da Güvenlik Konseyinin 242, 338, 1397, 1515 ve 1850 sayılı kararları, daha önce varılan anlaşmalar, Madrid Çerçeve Anlaşması, Yol Haritası ve Arap Barış Girişimi temelinde adil ve kalıcı bir barışın sonunda temin edildiği bir yıl olmasını sağlayalım. Ben söz konusu çabaları desteklemek için yetkim dahilinde her şeyi yapacağım.
http://www.un.org.tr’den alıntı

Araştırmalar, en az gelişmiş ülkelerin yoksulluk ile kalıcı ve uzun vadeli mücadelede başarılı olabilmek için ekonomilerini çeşitlendirmeleri ve modernleştirmeleri gerektiğini gösteriyor

Ankara, 26 Kasım 2010 (BM Enformasyon Merkezi) –Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) tarafından hazırlanan ve dün Cenevre’de açıklanan En Az Gelişmiş Ülkeler (*) (EAGÜ) 2010 raporunda söz konusu ülkelerin küresel ekonomik krizi beklenenden daha iyi bir şekilde göğüsledikleri, ancak, ekonomik büyümede henüz istikrar kaydedemedikleri belirtiliyor.

Raporda, Dünyanın en yoksul 49 ülkesinin katma değer yaratan mallar ve hizmet sektörü üzerinde daha fazla yoğunlaşarak üretim kapasitelerini artırmaları gerektiği, aksi takdirde süreğen yoksulluk döngüsünü kırmalarının zor olacağı belirtiliyor. Son yoksulluk verilerine göre, En Az Gelişmiş Ülkelerde aşırı yoksulluk içinde yaşayan insan sayısının 1980-2007 yılları arasında iki kat artarak 421 milyona ulaştığı görülüyor.

Raporda, tüm bu gelişmeler ışığında En Az Gelişmiş Ülkeler için yeni bir kalkınma yapısının oluşturulmasının gerektiği vurgulanıyor.

Raporda, küresel ekonomide büyümenin yaşandığı 2002-2007 döneminde EAGÜ’in ortalama büyüme oranının yüzde 7 olduğu, ancak, bunun üretim kapasitelerinin artmasından dolayı değil ham madde ihracatının yükselmesinden kaynaklandığı belirtiliyor. Ayrıca, EAGÜ ihraç ürünlerinin de bazı kalemlerle sınırlı kaldığı vurgulanıyor. Raporda, ticaretin ve kapital akışının liberalleştirilmesinin ekonomiyi çeşitlendirmeye yetmediği, yurtiçi üretim kapasitelerinin de arttırılması gerektiği ifade ediliyor.

Raporda, EAGÜ’i orta vadede zorlu bir dönemin beklediği, düşük yatırım ve mali kaynağın ciddi bir sorun olmayı sürdürdüğü ve EAGÜ ekonomilerinin iyileşmesinin diğer ekonomilerin iyileşmesine bağlı olduğu belirtiliyor.

Yeni Bir Uluslararası Kalkınma Yapılanması

Raporda, EAGÜ’in artık eski ekonomik sistem ile devam edemeyecekleri ve yeni bir kalkınma yapılanmasına gitmelerinin gerektiği ifade ediliyor ve bu yeni yapının aşağıdaki beş temel üzerine oturmasının beklendiği belirtiliyor:

· OECD taahhütleri doğrultusunda ilgili gelişmiş ülkelerin milli gelirlerinin yüzde 0,15 ila 0,20 arasındaki miktarını resmi yardım olarak EAGÜ’e transfer etmelerine hız vermeleri, yerel kalkınma stratejilerine ulusal hükümetlerce sahip çıkılması ve yardımların daha yaratıcı şekilde kullanılması,
· Ticari konularda, Doha Round toplantılarında masaya yatırılan ve EAGÜ’e gelişmiş ülke pazarlarına kota kısıtlaması veya vergi engeli ile karşılaşmadan ulaşma imkanı sağlayan imtiyazların söz konusu toplantıların sonuca bağlanmasının bir ön koşulu olarak görülmemesi ve hali hazırda ticari yapı içindeki imkanların daha etkili şekilde kullanılması,
· Ham madde fiyatlarındaki dalgalanmalar EAGÜ’in ekonomilerini olumsuz etkileyen bir diğer husus olduğundan, ham madde fiyatlarındaki dalgalanmaların azaltılması için uluslararası önlemlere önem verilmesi ve doğal kaynakların daha iyi yönetiminin sağlanması,
· Teknoloji alanında EAGÜ’de “yeni bir kalkınma bilgi mimarisinin” oluşturulması,
· EAGÜ’lere iklim değişikliğine uyum ve etkilerinin azaltılması alanında gerekli adımları atabilmeleri için mali kaynağın sağlanması ve söz konusu ülkelerin yenilenebilir enerji teknolojilerine erişimleri önündeki engelleri kaldırmak üzere BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesince öngörülen Temiz Kalkınma Mekanizmasına daha kolay katılmalarının sağlanması.

Raporda, En Az Gelişmiş Ülkelerin hali hazırda yaklaşık 860 milyon olan toplam nüfusunun 2017 yılı itibarıyla 1 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor ve söz konusu ülkelerin küresel ekonominin tam bir parçası olması ve yoksullukla sürdürülebilir mücadele için yeni bir yol belirlemeleri gerektiği ifade ediliyor.

Raporun tamamına http://www.unctad.org internet adresinden ulaşmak mümkün.

(*) En Az Gelişmiş Ülkeler: Afghanistan, Angola, Bangladeş, Benin, Burkina Faso, Burundi, Butan, Çad, Cibuti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi, Eritre, Etopya, Gambiya, Gine, Guinea-Bissau, Haiti, Kamboçya, Kiribati, Komoros, Laos, Lesotho, Liberya, Madagaskar, Malawi, Maldivler, Mali, Moritanya, Mozambik, Myanmar, Nepal, Niger, Orta Afrika Cumhuriyeti, Ruanda, Samoa, Sao Tome ve Principe, Senegal, Sierra Leone, Solomon Adaları, Somali, Sudan, Tanzanya, Timor-Leste, Togo, Tuvalu, Uganda, Vanuatu, Yemen, Zambiya.
http://www.un.org.tr’den alıntı

Ankara, 25 Kasım (BM Enformasyon Merkezi) –Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü vesilesiyle bir mesaj yayınladı.

Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Gününü kutlarken, bu önemli konuya çözüm bulunması için büyüyerek yaygınlaşan çabaların gözden kaçırmamasını isteyen Ban “Artık kadın örgütleri yalnız değiller. Latin Amerika’dan ABD’ye, Asya’dan Afrika’ya yaşlısıyla genciyle erkekler, müzisyenler, tanınmış sahsiyetler ve sporcular, medya, kamu ve özel sektör kuruluşları ve sıradan vatandaşlar kadınları ve kız çocuklarını korumak ve onların toplumdaki konumlarını ve haklarını güçlü kılmak için her gün daha fazla gayret sarfediyor” dedi.

Sosyal seferberlik platformu “Hayır de – Birlik Ol” (Say NO-UNiTE) kayıtlarına göre dünya genelinde bireyler ve sivil toplum kuruluşları tarafından bir milyona yakın etkinliğin hayata geçirildiğini ifade eden Genel Sekreter, Meksika’da Ağustos ayında düzenlenen 5. Dünya Gençlik Konferansında dünyanın dört bir yanından gelen genç aktivistlerin “Artık kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddete dur demenin vakti geldi!” diyerek tüm dünyaya açık bir mesaj gönderdiğini söyledi. “Üye devletler de bu konuyu yakından ele alıyor” diyen Ban, Kasım 2010 itibarıyla kadına karşı şiddetin yaygınlığı, mahiyeti ve sonuçlarının yanı sıra söz konusu sorunla mücadele için önerilen politika ve programları da içeren BM veri tabanında hükümetlere ait rapor sayısının 100’ü geçtiğini belirti.

Bu yılki Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü etkinliklerinin, iş dünyasının, proje üretiminden kadına karşı şiddetin sona erdirilmesi için çalışan kuruluşlara doğrudan para yardımı yapılmasına ve sosyal sorumluluk ilkesinin kucaklanmasına kadar bir çok alanda oynayabileceği rolün önplana çıkarılmasına yardımcı olduğunu ifade eden Ban, “BM Küresel İlkeler Sözleşmesi ve UNIFEM tarafından oluşturulan ‘Kadınların Konumlarının Güçlendirilmesi İlkeleri’ kadına karşı şiddetin işletmelere maliyetini gözler önüne seriyor. Söz konusu ilkeler hali hazırda 120’den fazla önde gelen şirket tarafından destekleniyor” dedi. Artan sayıda medya kuruluşunun sözde “namus cinayetlerine”, kız çocuklarının ticaretine ve savaşlarda görülen cinsel şiddete dikkat çektiğini, toplumu kadınların konumlarının güçlendirilmesinin yararları hakkında bilinçlendirdiğini söyleyen Genel Sekreter, “Ancak daha yapılması gereken çok şey var. Evde, okulda ve iş yerinde, mülteci kamplarında ve çatışmalarda, kadınların ve kız çocuklarının karşı karşıya kaldığı farklı farklı şiddet türlerinin engellenmesinde iş dünyası bizlere yardımcı olabilir” dedi.

“Kadına karşı şiddetin önlenmesi için başlattığım “Birlik Ol” (UNiTE) kampanyası ve geçen yıl hayata geçirdiğim Erkek Liderler Ağı, kadına karşı şiddetin önlenmesi çalışmalarına gayet olumlu bir ivme kazandırdı ve katılımı arttırdı” diyen Ban, mesajına “Artık, herkes birbirine “Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddete toplumda yer yoktur ve şiddet uygulayanlar artık kesinlikle hoşgörülmemelidir” diyor. Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Gününde tüm hükümetleri, sivil toplum kuruluşlarını, özel sektörü ve bireyleri kadınlara ve kız çocuklarına karşı şiddetin önlenmesinde sorumluluk almaya davet ediyorum” ifadesini kullanarak son verdi.
http://www.un.org.tr’den alıntı

23 Kasım 2010 – AIDS ile ilgili gelişmelere yer verilen son raporda, söz konusu hastalığın yayılma hızının durdurulması hatta azaltılmasına yönelik çabaların sonuç vermeye başladığı, hem yeni vakaların hem de AIDS’ten ölümlerin sayısında düşüş yaşandığı belirtiliyor.

Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) tarafından hazırlanan 2010 Küresel AIDS raporunda 182 ülkeden istatistiki bilgilere yer veriliyor ve ülkeler tek tek ele alınıyor. Rapordaki verilere göre 2009 yılında 2,6 milyon kişiye HIV/AIDS virüsünün bulaştığı, bu rakkamın, 1999’a göre yüzde 20’lik bir düşüşü gösterdiği aktarılıyor. 2009 yılında AIDS’ten ölenlerin sayısının ise 1,8 olduğu, böylece ölüm oranlarında da 2004 yılına göre dörtte birlik bir azalış yaşandığı ifade ediliyor.

UNAIDS İcra Direktörü Michel Sidibe, AIDS ile mücadelede atılan cesur ve akıllı adımlar sayesinde ilerleme sağlandığını, ancak elde edilen kazanımların daha da güçlendirilmesi için çaba harcanması gerektiğini belirtiyor.

Raporda, 2001-2009 yılları arasında 34’ü Alt-Sahra bölgesinde olmak üzere toplam 56 ülkede HIV yayılma oranının ya sabitlendiği ya da yüzde 25’in altına düştüğü belirtiliyor. Raporda AIDS’e bağlı nedenlerden dolayı 2008’de 2 milyon, 2009’da da 1,8 milyon kişinin öldüğü, 2009’da yeni tedavi teknikleri sonucu HIV/AIDS’li Doğan bebek sayısında da azalma yaşandığı, bir önceki yıla göre söz konusu hastalığı kapan çocuk sayısının dörtte bir düşüş göstererek 370 bin olarak belirlendiği ve Alt-Sahra bölgesinin yüzde 69 ile tüm dünyada HIV taşıyan insanların en çok yaşadığı yer olduğu ifade ediliyor.

Raporda, ülkelerin AIDS ile mücadele stratejilerine giderek artan oranda insan hakları ilkelerini ekledikleri, ancak hala bir çok ülkede ceza kanunlarındaki maddeler nedeniyle insanların AIDS tedavi ve bakım imkanlarından yararlanmalarının engellenebildiği aktarılıyor.

UNAIDS, 2009 yılında AIDS ile mücadele konusunda 15,9 milyar ABD doları harcandığını, 2010 yılında ilave 10 milyar ABD Dolarına daha ihtiyaç duyulmasına rağmen uluslararası yardımlarda düşüş yaşandığını belirtiyor. Raporda 2008 yılında uluslararası yardımların 7,7 milyar ABD dolarına ulaştığını, ancak 2009 yılında 7,6 milyar ABD dolarını geçemediği vurgulanıyor. UNAIDS raporuna göre uluslararası yardımlardaki düşüşten en fazla düşük gelir grubundaki ülkeler etkileniyor.

Raporda, Türkiye’de 2001 yılında 1,700 olan HIV/AIDS hastası sayısının 2009 yılında 4,600’a çıktığı belirtiliyor. Aynı dönemde AIDS’e bağlı nedenlerden dolayı hayatını kaybedenleri sayısının ise yaklaşık 200 olduğu raporda belirtilen konular arasında yer alıyor.
http://www.un.org.tr’den alıntı

21 Kasım, Ankara (BM Enformasyon Merkezi) – Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-moon, 21 Kasım Dünya Trafik Kazası Kurbanlarını Anma Günü vesilesiyle bir mesaj yayımladı.

Her yıl şehir içi ve dışı yollardaki trafik kazalarında dünya genelinde yaşamını yitiren 1,3 milyon kişi için yas tutarken bir yandan da ölümlerin azalması için azimle çalışmaya devam edeceklerini belirten Ban, söz konusu trajik olayların bir çoğunun sadece bireyler ve ailelere değil tüm topluma fayda sağlayan bazı basit önlemler sayesinde engellenebileceğini belirtti.

Trafik kazalarındaki ölümlerin ve yaralanmaların kalkınma ve halk sağlığı açısından giderek büyüyen ciddi bir tehtid olduğunun her geçen gün daha fazla anlaşılmaya başlandığını, bu yeni anlayışın hem hükümetlerin hem de onlarla birlikte çalışan ilgili tarafların söz konusu sorunla mücadele için attıkları adımları hızlandırdığını belirten Ban, “BM Genel Kurulu bu yıl başında ilk “Yol Güvenliği için Eylem Yılını” ilan etti ve böylece küresel olarak harekete geçilmesi için bir imkan sağladı” dedi.

Üye devletleri, sivil toplum kuruluşlarını, iş çevrelerini ve liderleri Yol Güvenliği için Eylem Yılı süresince gerçek sonuçlar alınması için çalışmaya davet eden Genel Sekreter bu amaca yönelik olarak hükümetleri, 11 Mayıs 2011 tarihinde resmen başlayacak olan Yol Güvenliği için Eylem Yılı ile ilgili ulusal planlarını açıklamaya çağırdı.

Ban, Birleşmiş Milletler Yol Güvenliği İşbirliği Ajansının, yolların ve araçların daha güvenli hale getirilmesi için atılması gerekli önlemleri, sürücülerin ve yayaların eğitimini ve ilk yardım hizmetlerinin iyileştirilmesi gibi konuları içerecek Yol Güvenliği için Eylem Yılı küresel planını yakın bir tarihte açıklayacağını belirtti.

Genel Sektreter “Ben de BM çalışanları için yayınladığım genelge ile BM’ye ait araçlarda emniyet kemeri takılması, hız sınırlarına uyulması ve araç seyir halindeyken cep telefonu gibi sürücünün dikkatini dağıtabilecek araçların kullanılmaması dahil olmak üzere yol güvenliği kurallarına uyulmasını istedim” dedi.

Genel Sekreter Ban mesajına “Eğer bütün bu basit önlemleri alırsak, Dünya Trafik Kazası Kurbanlarını Anma Gününe gerçek anlamını verebilir, başkalarının ölmesini önleyerek kaza kurbanlarının anısını en iyi şekilde yaşatabiliriz” diyerek son verdi.
http://www.un.org.tr’den alıntı