Archive for Nisan, 2011


Abidjan’dan mesaj var


Ivan Simonovic, İnsan Haklarından Sorumlu BM Genel Sekreter Yardımcısı

Geçtiğimiz hafta Fildişi Sahili’nin Abidjan şehri ve ülkenin batı bölgelerine yaptığım ziyaret esnasında ölümün korkunç yüzünü yakından gördüm. Duekoue şehrinin Carrefour semtinde savaşan taraflardan birine ait terk edilmiş bir alanda derin bir kuyu gözüme çarptı. İçinde ne olduğu görülmüyordu, ancak kuyudan çıkan koku her hangi bir tereddüte mahal bırakmayacak kadar keskindi. Bu kuyu içinde kaç kişinin cesedinin olduğunu tam olarak kimse bilmiyor. Ölülerin bu kuyudan çıkarılması ve kimliklerinin belirlenmesi gibi dehşet verici bir görevin yerine getirilmesi gerekiyor.

Dökülen kanın miktarı ülkenin diğer bölgelerinde de gün yüzüne çıkıyor. Biri 28 Mart’ta yaşanan son iki olayda toplam ölü sayısının 300’ü geçtiği anlaşılıyor. Katliam alanındaki cesetlerin sayısını belirlemek üzere görevlendirilen Faslı genç Barışgücü askerleri ölü sayısının 200 olduğunu ancak yoğun bitki örtüsü ile kaplı ormanlık alanda daha fazla sayıda ceset olabileceğini belirtiyor. Aynı bölgede BM insan hakları heyeti de delil topluyor ve olayların listesini çıkarıyor. Bu çalışmalar sonucu ortaya çıkan resmin siyah-beyaz olmadığı anlaşılıyor. İlk olayın, seçimi kaybeden eski Başkan Laurent Gbagbo’ya bağlı birliklerin, geçen yılki seçimleri kazanan ve ülkenin yasal olarak Başkanı kabul edilen ve Gbagbo’nun rakibi olan Alassane Ouattara’yı destekleyen Dioula etnik grubuna karşı gerçekleştirdiği anlaşılıyor. İkinci olayın ise Ouattara’ya bağlı güçlerin kontrolündeki bölgede Gbagbo’yu destekleyen gruba karşı gerçekleştirildiği görülüyor. Ölülerin hepsinin sivil kıyafet giydiği kayıtlara geçmiş bulunuyor.

Abidjan’da kaç kişinin öldüğünü tam olarak kimse bilmiyor. Fildişi Sahilleri’ndeki BM İnsan Hakları ekibinin başkanı Guillaume Ngefa ölü sayısının büyük ihtimal ile 400’ü geçtiğini söylüyor. Çatışmaların sürüyor olması ve güvenlik riskleri nedeniyle cesetler toplanamıyor. Hastanelerdeki ilaç stokları hızla eriyor, gıda maddeleri yok denecek kadar azalmış bulunuyor. İnsanlar aç ve korkmuş halde. BM Barışgücü, zırhlı araçları kullanarak Laurent Gbabgo’nun başkanlık sarayının yer aldığı Cocody semtindeki çatışmaların ortasında kalan diplomatların ve gazetecilerin tahliyesini sağlıyor. Ancak yerel halkın böyle bir şansı bulunmuyor.

Abidjan’ın merkezi haricinde ülkenin tümüne hakim olan Başkan Ouattara bana etnik şiddetin sona ermesi için elinden ne geliyorsa yapacağını söyledi. Ouattara, gerçekleri araştırma ve uzlaşma komisyonu kuracağını ve etnik kökeni ve siyasi görüşüne bakılmaksızın suç işleyen herkesin adaletin önüne çıkarılacağını belirtiyor. Ouattara, “Uzlaşma istiyorum. Tüm bölgelerin ve etnik grupların temsil edileceği bir hükümet kuracağım” diyor.

İhtilafın başladığı 2002 yılından bu yana işlenen suçlar daha önce tespit edilerek suçlulardan hesap sorulabilseydi Fildişi Sahili muhtemelen bugünkü duruma düşmeyecekti. Olayları incelemek için 2004 yılında uluslararası bir araştırma komisyonu oluşturulmuştu, ancak komisyonun hazırladığı rapor hiçbir zaman kamuoyuyla paylaşılmadı ve Güvenlik Konseyi de bu raporu gündemine hiç almadı. Ancak bu kez durum farklı olacak. Güvenlik Konseyi, Genel Sekreter Ban Ki-moon’dan İnsan Hakları Konseyi tarafından oluşturulacak bağımsız bir araştırma komisyonunca hazırlanacak raporu Konseye sunmasını ve diğer uluslararası kuruluşlarla paylaşmasını istedi. Çatışmaya taraf her iki grub da araştırmayı desteklediklerini ve işbirliği yapacaklarını açıkladı. Raporun Haziran ayı ortasında tamamlanması bekleniyor. Ancak o tarihe kadar kaç kişi daha yaşamını yitirecek bilinmiyor.

İhtilafa çözüm bulunması Fildişi Sahili’nin tüm sorunlarının çözülmesi anlamına gelmeyecek. Burası güçlü bir altyapıya sahip zengin bir ülke. Altyapının büyük bölümü de çatışmalardan etkilenmiş değil. Ancak, Fildişi Sahili hem acil insani yardım, hem de uzun vadede ekonomisini canlandırabilmek için dış dünyanın önemli desteğine ihtiyaç duyuyor. Oysa, Kuzey Afrika’da ortaya çıkan karışıklık ve Japonya’daki deprem nedeniyle Fildişi Sahilleri uluslararası topluluktan ihtiyaç duyduğu maddi ve manavi desteği bulmakta zorlanıyor.

Ivan Simonovic, İnsan Haklarından Sorumlu BM Genel Sekreter Yardımcısı .

KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKİYE

Cheick Sidi Diarra

Diyelimki uluslararası yatırımcılar ve uluslararası şirketlerin yöneticileri ile aynı odadasınız ve onlara hazine değerinde bir yatırım potansiyelinden bahsetme şansını yakaladınız.

Onlara, son on yılda yüzde 6 – 7 oranında kalkınma hızı yakalayan, küresel krizin en şiddetli olduğu 2009 yılında dahi yüzde 4 büyüme kaydeden 50’ye yakın ülke olduğunu söylersiniz. Bu ülkelerin çoğunun petrol, madenler, tarım ürünleri ve verimli topraklar gibi günümüzün değerli kaynaklarına sahip olduğunu belirtirsiniz. Bu ülkelerin bir çoğunda hükümetlerin yatırımı teşvik edici reformlar yaptığını, genç ve yaratıcı bir işgücüne sahip olduklarını ifade edersiniz.

Bütün bu olumlu yanlarıyla söz konusu ülkelerin bir çok iş imkanı sunduğunu, oysa bu “yeni ekonomilerin” günümüzde dünyada gerçekleşen yıllık yatırımın sadece yüzde birini çekebildiğini, toplam nüfusu 900 milyona ulaşan bu ülkelerdeki tüketicilere henüz ulaşılamadığını belirtirsiniz.

Bu ülkelerdeki gelişme potansiyelinin büyük olduğunu söylersiniz.

Şimdi de diyelimki mali ve insani yardım sağlayan kurum ve kuruluşlara hitap ediyorsunuz. Her halde onlara, kişi başına düşen gelirin, aylık ya da haftalık değil, yıllık 500 ABD Doları olduğu, ekonomik açıdan korunmaya en muhtaç ülkelerden bahsedersiniz. Nüfusun yarısından fazlasının günde 1 ABD Doları veya daha az gelirle geçinmek zorunda kaldığı, okuma yazma oranının çok düşük olduğu, salgın hastalıkların kol gezdiği ve resmi makamların doğal afetlere göğüs gerecek kaynaklara sahip olmadığı ülkelere büyük ihtimal ile değinirsiniz. Bu ülkelerdeki hükümetlerin iç çatışmalardan yorgun düştüğünü ifade edersiniz.

İşte madalyonun bu iki yüzünü anlatmak Mayıs ayında İstanbul’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler Konferansında bana düşecek. Muhtemelen tahmin ettiğiniz üzere yukarıda her iki durumda da aynı ülkelerden söz ediyorum. BM dilinde biz onları 48 “en az gelişmiş ülke”, kısaca da EGÜ olarak adlandırıyoruz. Bu ülkelerin 33’ü alt-Sahra bölgesinde, 14’ü Asya ve Okyanusya’da ve biri de (Haiti) batı yarım kürede yer alıyor.

Acı ile umudu ayıran bıçağın sırtındaki bu ülkeler benim için küreselleşmenin karşısındaki en zorlu sınavı teşkil ediyor.

Son 20 yıl içinde, Brezilya, Çin, Endonezya, Hindistan ve Türkiye gibi gelişen ekonomilerin hızla yaygınlaştığına şahit olduk. Binyıl Kalkınma Hedefleri çerçevesinde aşırı yoksullukların sayısının yarı yarıya azaltılması hedefine öngörülen tarihten önce ulaştık. Böylece yoksulluk döngüsünden kurtulamayan ülkeler için de şimdiye kadarki en büyük umut ışığı doğdu.

Küreselleşen dünyamız, yoksulluk, hastalıklar ve cehaletle mücadele ve çevrenin korunması için atılan adımların farkında ve bunları destekliyor. Yatırımcılar artık dünya geneline yayılmaktan korkmuyor. Hızla yükselen gelişmekte olan ülkeler EGÜ’lerle ticaret ortaklıkları kuruyor, bu ülkelerde yatırımlar yapıyor.

EGÜ’lerin ekonomik durağanlıktan kurtulmalarını sağlamak hepimizin yararına sonuçlar doğuracak bir insanlık görevi. Sağlanacak böylesine bir ilerleme, ayrıca bölgesel istikrarsızlık, aşırı uç taraftarlarının eylemleri, sınır aşan suçlar ve salgın hastalıklar gibi riskleri de azaltacak. Seul’de düzenlenen G20 zirvesinde, küresel ekonominin dengelerinin yeniden sağlanması ve yeni küresel pazarlar açılması için yoksul ülkelerin ekonomik kapasitelerinin güçlendirilmesi ve büyümenin söz konusu ülkeler arasında eşit dağıtılması kararı alındı.

Mali eski Devlet Başkanı Alpha Konare ve Dünya Bankası eski Başkanı James Wolfensohn’un eş başkanlığını yaptığı En Az Gelişmiş Ülkeler Destek Grubunun kaleme aldığı raporda dünyanın gelişmiş ve gelişen pazar ekonomileri ile nüfusu 2020 yılında bir milyarı aşacak yoksul ülkeler olarak ikiye ayrılma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu belirtiliyor.

Bu sondan kaçınmak için iki koldan ortak ve uyumlu çalışmaların sürdürülmesi gerekiyor. Hem insanların ihtiyacı olan yardımların sürdürülmesi hem de iç ve yabancı yatırımların yeşereceği bir ortamın sağlanması şart. İnsani gelişmişlik göstergelerinde yukarıya tırmanmanın en kesin yolunun sürdürülebilir ekonomik kalkınma olduğuna inanıyorum. Yardımın tek başına bu ilerlemeyi sağlamaya yetmeyeceğini düşünüyorum.

Söz konusu çabaların başarıya ulaşması, EGÜ ülkelerinin liderlerinin, entegre kalkınma planları, hem kentsel hem de kırsal kesimi göz önüne alan, sosyal ihtiyaçları karşılayabilecek, ekonomik kapasiteyi arttırıcı, dış yatırımı teşvik edici, iç büyümeyi sağlayan reformları hayata geçirmelerine bağlıdır.

On yıl önce Brüksel’de kabul edilenin yerini alacak yeni eylem planının belirlenmesi için BM’de yürütülen çalışmalara önümüzdeki ay (İstanbul’da) devam edilecek. 2010’lu yılları yaşadığımız bu dönemde en az gelişmiş ülkeler için yeni bir başlangıç yapmanın zamanı gelmiş bulunuyor.

Cheick Sidi Diarra BM Genel Sekreter Yardımcısı ve En Az Gelişmiş Ülkelerden Sorumlu BM Yüksek Temsilcisidir.

KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKİYE

8 Nisan, Ankara (BM Enformasyon Merkezi) – Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon 7 Nisan Ruanda Soykırımı Kurbanlarını Anma Günü vesilesiyle bir mesaj yayınladı.

Ban mesajına bir yandan 1994’te Ruanda’da soykırımda öldürülen 800 binden fazla kişiyi anarken diğer yandan da soykırımdan kurtulabilen ve paramparça olmuş bir toplumu yeniden inşa etmek sorumluluğunu üstlenen insanlara yardım ellerini uzattıklarını söyledi. Uluslararası topluluktan Ruanda Hükümetine geçmişin yaralarını sarma çabalarından dolayı teşekkür etmesini isteyen Ban, yerel yetkilileri de katılımcı süreci ve diyalogu desteklemeye devam etmeye çağırdı.

Birleşmiş Milletler’in benzer olayların bir kez daha yaşanmaması için kararlı adımlar attığını ifade eden Ban, uluslararası topluluğun Ruanda’da ve Balkanlar’da halkın yardımına zamanında koşamadığını kabul etmesinin önemli bir kavramın ortaya çıkmasına yardım ettiğini söyledi. Ban, 2005 yılında düzenlenen Dünya Zirvesinde koruma sorumluluğu kavramının uluslararası topluluğun desteğini aldığını, Güvenlik Konseyi’nin geçenlerde Libya krizi ile ilgili olarak aldığı 1970 ve 1973 sayılı kararların bu yönde atılan önemli adımlar olduğunu vurguladı.

Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi ve diğer uluslararası mahkemeler insan hakları ve uluslararası insani yardım yasalarının ihlallerinin artık cezasız kalmayacağı yönündeki önemli bir mesajı dünyanın dört bir yanına ilettiğini ifade eden Ban, “Soykırımın Önlenmesi ve Koruma Sorumluluğunun Yerine Getirilmesinden Sorumlu Özel Temsilcim tüm dünyada bu konuda risk teşkil edebilecek noktaları yakından izliyor” dedi.

“Soykırımı önlemek hem toplumların hem de bireylerin ortak sorumluluğudur” diyen Ban, Ruanda soykırımından kurtulmayı başaranlar önlenebilecek bir trajedinin çirkin yüzünün görülmesini sağladığını söyledi. Ban, Ruanda’da 17 yıl önce yaşamını yitirenlerin anısını yaşatmanın tek yolunun, bir kez daha benzer olayların vukuu bulmasına izin vermemekle mümkün olacağını söyledi.

KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKİYE

7 Nisan, Ankara (BM Enformasyon Merkezi) – Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon 7 Nisan Dünya Sağlık Günü vesilesiyle yayımladığı mesajında ilaçların bilinçli kullanımının önemine dikkat çekti.

Antibiyotik ve diğer antimikrobiyel ilaçların bulunmasıyla birlikte sağlık alanında çok önemli ilerlemeler sağlandığını söyleyen Ban, “Bu ilaçların kullanımının başladığı 1940’lar öncesinde bulaşıcı hastalıklar nedeniyle her yıl on milyonlarca insan yaşamını yitiriyordu. Söz konusu ilaçlar sayesinde bulaşıcı hastalıkların yol açtığı sorunlar ortadan kalkmaya başladı” dedi.

Önceleri bu gelişmelerden zengin ülke ve gelişmekte olan ülkelerdeki varlıklı kesimin yararlanabildiğini, ancak son 20 yıl içerisinde uygulanan yeni halk sağlığı stratejileri ve finans mekanizmaları sayesinde yoksul ülkelerin de, verem, HIV, sıtma ve zatürre gibi çok sayıda ölüme yol açan hastalığın önlenmesinde kullanılan ilaçlara erişme imkanı bulmaya başladığını belirten Ban, söz konusu ilaçların kullanımının hem insanların hem de hayvanların tedavisinde hızla yaygınlaştığını söyledi.
“Bu ilaçlar sayesinde insanlık büyük kazançlar elde etti, ancak, ilaçlara dirençli organizmaların ortaya çıkmaya başlamasıyla birlikte kazandıklarımızı kaybetme riski ile karşı kalmaya başladık” uyarısında bulunan Genel Sekreter, antimikrobiyel direncin gelişmesinin doğal bir olay olduğunu, ilaçların bilinçsiz kullanımının tetiklediği bu durumun, hem hastaneler hem de tarım yoluyla ilaçlara dayanıklı mikropların yayıldığını ifade etti. Ban, “Ticaret, seyahat ve göç söz konusu organizmaların toplumdan topluma yayılma hızını arttırıyor” dedi.

“İşte bu nedenlerle, bir zamanlar bizim anne ve babalarımızın ve büyük baba ve büyük annelerimizin hayatlarını kurtaran ilaçların bir kısmı günümüzde kullanılamaz hale geldi” diyen Genel Sekreter Ban, ilaçlara dirençli hale gelen mikropların sağlık sistemi üzerinde baskı oluşturma başladığını, gereksiz yere insanların hayatlarını yitirmeleri ve sağlık ile ilgili Binyıl Kalkınma Hedeflerine yönelik elde edilen kazançların kaybedilmesi riskini ortaya çıkardığına dikkat çekti. Ban, “Antimikrobiyel direnç tıp alanında elde edilen diğer başarılara yönelik bir tehtid de oluşturmaya başladı. En kötüsü ise, artık kullanılamaz hale gelen antimikrobiyel ilaçların yerini alabilecek ilaçların sayısının giderek azalıyor olması” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün bu yılki Dünya Sağlık Gününün temasını “Antimikrobiyel direnç ile mücadele: Bugün harekete geçmezsek, yarının tedavisini bulmamız mümkün olmaz” olarak belirlediğini hatırlatan Ban, antimikrobiyel direnç gösteren organizmaların ortaya çıkmasınin karmaşık bir süreç olduğunu ve bundan sorumlu bir çok taraf bulunduğunu” söyledi. Ban, “Bu nedenle, konuya hemen ve dünya genelinde müdahale etmek gerekiyor” dedi.

DSÖ’nün herkesin sorumluluk üstleneceği ve ilaçlara dirençli organizmaların yayılmasını önlemeye yönelik altı maddelik bir öneri paketi geliştirdiğini belirten Ban, küresel sağlığın ve milyonlarca insanın hayatının risk altında olduğunu vurgulayarak hükümetleri, ilaç sanayi kuruluşlarını ve ilgili tüm tarafları bu önerilere kulak vermeye çağırdı.
KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKİYE

4 Nisan, Ankara (BM Enformasyon Merkezi) – Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, 4 Nisan Dünya Mayın Tehlikelerine Karşı Korunma Günü vesilesiyle bir mesaj yayınladı.

Ban, mesajında Dünya Mayın Tehlikelerine Karşı Korunma Gününün savaş kalıntısı patlamamış mühimmatın temizlenmesinin insanların hayatını kurtardığının, ekonomik varlıklarını koruduğunun hatırlanması için iyi bir fırsat teşkil ettiğini vurguladı.

Ban mayınların temizlenmesi, savaşlardan çok sonra bile karşısına çıkan insanlara ayrım yapmaksızın zarar veren ve korku salan silahlardan korunmamıza, tehlikeli bölgelerin tarıma elverişli alanlara dönüşmesini sağlayarak yeni iş imkanlarının yaratılmasına ve halkın güvenliğinin kalıcı olarak sağlamasına imkan tanıdığını söyledi.

Genel Sekreter Ban, “Geçtiğimiz yıl dünya genelinde yüzbinlerce insan tarafından mayınların tehlikeleri konusunda Birleşmiş Milletler tarafından verilen kurslara katıldı. Bu kurslar sayesinde bireylerin, ailelerin ve toplumların trajik olaylarla karşılaşması önlendi. Sadece Afganistan’da mayın temizleme alanında istihdam edilmiş kişilerin sayısı 14,400’ü buluyor. Bu kişiler, bir milyonun üzerindeki patlamamış mühimmatın temizlenmesine yardım ediyor” dedi.

BM’nin kalkınma alanında çalışan kuruluşlarının , mayınlarla mücadele faaliyetlerini tarım üretiminin arttırılması, alt yapının güçlendirilmesi, su şebekesinin iyileştirilmesi ve daha iyi eğitim ve sağlık hizmetleri gibi geniş kapsamlı kalkınma planlarıyla bağlantılı kılmak için çaba harcadığını belirten Genel Sekreter, tüm bu çalışmaların Binyıl Kalkınma Hedeflerine ulaşılmasına yönelik temel adımları teşkil ettiğini belirtti.

Elde ettiği bir çok başarıya rağmen mayınlarla uluslararası mücadele çalışmalarının yeterli mali desteği bulamadığını belirten Ban 2011 için belirlenen bütçenin sadece üçte birinin sağlanabildiğini, 367 milyon ABD Dolarına daha ihtiyaç duyulduğunu söyledi.

Ban, bunun önemli bir miktar olmakla birlikte, patlamamış mühimmatın temizlenmesi, farkındalık yaratılması, mayınlardan korunma eğitiminin verilmesi, mayın kurbanlarına ve mayınlardan etkilenen toplumlara yardım edilmesinin sağlayacağı yararın para ile ölçülemeyecek derecede büyük olduğunu ifade etti.

“Mayınlarla mücadele çalışmalarına yardım eden herkese teşekkür ediyorum” diyen Genel Sekreter Ban, Mayınların Yasaklanması Anlaşmasına taraf olan 156, Parça Tesirli Mühimmat Silahsızlanma Sözleşmesine taraf olan 55, Engelli Kişilerin Hakları Sözleşmesine taraf olan 99 ülkeyi de bu kararlarından dolayı tebrik ettiğini belirtti.

Ban, mesajına, “Dünya Mayın Tehlikelerine Karşı Korunma Gününde herkesi söz konusu önemli anlaşmalara bağlı kalmaya ve daha güvenli ve daha refah bir dünya kurulması için elzem olan mayınlarla mücadele çalışmalarına verilen küresel desteği eksiksiz sürdürmeye çağırıyorum” diyerek son verdi.
KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKİYE


Ivan Simonovic
İnsan Haklarından Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı

Sima henüz 15 yaşında, ancak daha küçük görünüyor. Onunla Kabil’de kız çocuklarının tutulduğu Badam Bagh ceza evinde Mart ayı başında görüştüm. Çok az konuşuyor, kederi gözlerinden okunuyor. Avukatı, Sima’nın tecavüze uğramış olma ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor.

Peki Sima’nın suçu ne? Aile içi şiddetten kaçmak. Bunun cezasını çekiyor. Afganistan’daki ceza evlerindeki kadınların yarısı aynı “suç” nedeniyle tutuklanmış ya da hüküm giymiş bulunuyor. Bazıları bebekleriyle birlikte hapisteler. En gençlerinin yaşı 12’ye kadar düşüyor. Hapise düşmüş olmaları nedeniyle artık hem aileleri hem de toplum tarafından büyük ihtimalle dışlanacaklar.

Taliban’ın Kabil’i terk etmesinin üzerinden on yıl geçti. Yeni yasalar, politikalar ve kalkınma yardımı sayesinde Afganistan’da kadınlar bazı kazançlar elde ettiler. Ancak, kökleri derinlere uzanan sorunlar hala varlığını sürdürüyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği geçenlerde Afganistan’da kadınlara ve kız çocuklarına zarar veren geleneksel uygulamalar hakkında bir rapor yayınladı. Kadınların yaklaşık yarısı henüz 15 yaşına dahi gelmeden evlendiriliyor. Evliliklerin tahminen yüzde 70 ila 80’i kızların rızası olmadan yani zorla gerçekleşiyor. Kızların satılması ya da bir anlaşmazlığın çözümü için kızların karşı tarafa verilmesi yaygın olarak karşılaşılan bir uygulama. Afganistan’daki 15 ve üzeri yaştaki kızların sadece yüzde 12 kadarı okuma yazma biliyor. Bütün bunların sonucu olarak şiddet ve istismar yaygın olarak yaşanıyor. Afganistan Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Anlaşmasını kabul eden ülkelerden biri, ancak anlaşma çerçevesinde hazırlaması gereken rapor hala bekleniyor. Geçenlerde kadına karşı şiddetin önlenmesine yönelik bir yasa kabul edildi. Ancak, uygulamaya konmasının önünde engeller bulunuyor. Şiddet mağdurları yüzde 99’u erkek olan polis memurlarından yardım isteme konusunda isteksiz davranıyor.

Peki, şiddete maruz kaldıklarında ne yapabilirler? Çaresiz kız çocukları ve kadınlar büyük oranda intiharı seçiyor, hem de artan oranda kendilerini yakmak yoluyla. Kaçıp yakınlarına sığınma cesareti gösterenlerin çoğu ise sonunda dayakçı kocalarına ya da ebeveyinlerine iade ediliyor. Komşularının ya da arkadaşlarının evine sığınmaya çalışanlar hakkında ise zinaya teşebbüs suçuyla cezai işlem başlatılıyor. Uzmanlar bu uygulamanın şeriat kurallarına da uygun olmadığını söylüyor. Bu uygulama sadece Afganistan Anayasa Mahkemesinin kararlarına dayanıyor. Mağdurların tek umudu STK’lar tarafından kurulan kadın sığınma evleri, ancak Afgan makamları bu sığınma evlerini, faaliyetlerine son vermekle tehtid ediyor.

Afganistan’daki en eski sığınma evini ziyaret ederek oradaki kız çocukları ve kadınlar ile görüştüm. Onların sığınma evinin faaliyetlerinin devam etmesi yönündeki yakarışlarını duymak insanın yüreğini sızlatıyor. Bu sığınma evleri onların gidebileceği son yer. Kadınlardan birinin söylediği de bunu kanıtlıyor. Aynı genç kadın bana sığınma evinin kapatılması halinde tek bir seçeneğinin kalacağını, onun da kendisini öldürmek olduğunu söyledi. Bu konuyu Devlet Başkanı Karzai ile görüşmemde de gündeme getirdim. Bana sığınma evlerinin sayısının azaltılmayacağını, STK’lar tarafından işletilen ancak Hükümetin mali olarak desteklediği sığınma evlerinden yana olduğunu söyledi.

BM Güvenlik Konseyi geçenlerde aldığı bir kararla BM’nin Afganistan’a yardım misyonunun görev süresini uzattı. Kararda kadınlara yönelik süreğen ayrımcılık “sert şekilde kınandı”, kadın haklarının korunması ve sığınma evlerinin desteklenmesi istendi. Karar, çözüm bulunması gereken ana sorunu da gündeme getirdi. Kararda Afgan kadınların konumlarının güçlendirilmesi ve kadın haklarının güvence altına alınarak, barışın tesisinin ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi talep edildi.

Kız çocuklarının eğitilmediği, kadınların siyasette, kamu yönetiminde ve adalet sisteminde yer almadığı sürece, kadınlara zarar veren geleneksel tutumların engellenmesi ya da insan haklarının korunması mümkün görünmüyor. Ancak kadınların barış görüşmelerinde aktif olarak yer almaları halinde bugüne kadar elde edilen mütevazı kazanımların kalıcı hale gelmesi sağlanır ve bu kazanımların müzakerelerde pazarlık kozu olarak kullanılmalarının önüne geçilir.

Barışın adil ve kalıcı olabilmesi için hem Taliban hem de kadınlar müzakere masasında yer almalı ve Afganistan’ın geleceğini şekillendirmede söz hakkına sahip olmalıdır.
KAYNAK:BİRLEŞMİŞ MİLLETLER TÜRKİYE